Otuzların ortasına bir kala, beş kısa not: beden, aile evi, kayıplar ve içimde hâlâ konuşan çocuk...
I
Koskoca otuz dört yaşında, evli barklı adamım. Faturalarım, kayıplarım, ellerimde poşetlerim; hayatta bu yaşıma kadar görülecek, yaşanacak çoğu şeyi gördüm, yaşadım. Daha görülecek, yaşanacak çok şey olduğunun, hatta yeri gelir Allah korusun ama, bir kulağımızın arkasının kaldığının da farkındayım. Bunlara rağmen denk gelince hâlâ oyuncaklarla konuşuyorum. Tek çocuk olarak büyümenin kalıntısıdır belki de; çünkü çocukken de yapardım ben bunu. Saçları erken beyazlatsam da, içimdeki çocuk hâlâ ölmemiş sanırım. Veya hayatımın türlü dönemlerinde ne kadar kalabalık veya ne kadar yalnız olsam bile, illa ki o doğuştan gelen ve beni hiç bırakmayan yalnızlık duyguları bazen de bende böyle tezahür ediyor. Ve bazen kendime bakıyorum, sanki yalnızken daha bir kederli görünüyorum. Belki bu yüzden hâlâ oyuncaklarla konuşuyorumdur…
II
Şu hayatta banyoya girip çıktığında bornozunu odadan almadığını fark eden ve eşine “Banyodan bornozumu getirir misin, hayatım? İçeride unutmuşum, çıktım.” diye bağıran bir babamla biziz sanki. Başkası yapamaz sanki bunu. Ya da hep bana öyle geldi işte.
III
İnsanların prime dönemleri bazen ne yazık ki yanlış zamanlarına denk geliyor. Herkes için değil ama çoğu kişi için bu böyle. Dostum Mahir'le geçen günkü buluşmamızda anladım bunu. İkimiz de birçok konuda kaybetmişiz ve otuzlarımızın ortalarında hâlâ hayatlarımız için çıkış yolları arıyormuşuz. Bizim gibi çok insan olsa da bu tarz durumların insanın kendi başına gelmesi bambaşka bir şey. Nerede üniversite yıllarındaki Mahir'le ben, nerede şimdiki biz?
İnsan, elini
ayağını nereye koyacağını bilemediği zamanlarda ağırlaşıyor, durgunlaşıyor,
suskunlaşıyor. Genelde yetişkinken aile evine gidilen zamanlarda olur bu. Bir
de akşam yatıya kalacaksan, bir de gün içinde güzel bir duş almış, güzel
yemekler yemişsen aile evine ettiğin misafirlikte; bir ağırlık çöker hem akla
hem vücuda.
V
Yaşım 34. Buna rağmen vücudumu 34 yaşında bir erkek vücudu olarak göremiyorum. Hâlâ ergenlikteki vücudumu taşıyor gibiyim. Ellerim, parmaklarım… Ellerim hiç değişmedi. Parmaklarım hâlâ lisede gözümün önünde olan, 16 yaşındaki gözlerimle baktığım parmaklarımın aynısı. Hâlâ aynı uzunluk, aynı kemik düzeni. Biraz bacaklarım kalınlaştı gibi geliyor. Onun dışında her şey aynı. Bu iyi mi, kötü mü bilmiyorum. Zira bu şekilde sanki yaşlanmamışım gibi görünüyor ama kazın ayağı tabii ki öyle değildir. Ruhum elbet ki yaşlanıyor; yaşlanıyordur. Böyle bir dünyada, bedene göre ruhun yaşlanmaması zaten mümkün değil. Bedeni sağlıklı yaşarsak zaten belli bir ritimde tutabiliriz. Ama ruh öyle mi? Elbet yüzüm değişti bir de. Daha yuvarlaklaştı sanki, daha etlendi yüzüm. Ama dedim ya, ellerim. Gelişkinlikle alakalı değil bu söylediklerim. Ellerimin, parmaklarımın, hatta bir nebze de olsa kollarımın aynılığı, aynı tazeliği beni şaşırtan. 15 yaşındaki gözlerimin sanki hâlâ aynı gözler olması. İlerlememesi. Vücut yaşımın ilerlememesi bir anlamda. Nasıl oluyor? Altı yıldır sigara içmeyişim mi sebebi?
YAZAN: SÜLEYMAN BERÇ HACİL
Eğer bu yazıyı beğendiysen seni buraya alalım; https://berchacil.blogspot.com/2025/11/28-temmuz-2025-antibiyotikli-yaz-bira.html